Orta Asya’nın kalbi: Özbekistan

Orta Asya’nın önemli merkez ülkelerinden biri olan Özbekistan tarihe iz bırakan medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Uzun yıllar boyunca kadim medeniyetlerin bilim, ilim ve kültür merkezi olan Özbekistan 20. yy’da Sovyetlerin hakimiyeti altına girmiştir. İşte bu olay yeni bir dönemin kapılarını araladı. Bu kapıdan bizlere bir bakış armağan eden Cavit Aslan’a teşekkürü bir borç bilirim.

Özbekistan-Semerkant

Sovyetlerin Orta Asya’da kurdukları düzen hakkında konuşacak olursak neler söyleyebiliriz?

Orta Asya’nın Osmanlı’yla ilişkisi çok güçlü değildir. Bu durumu Osmanlı hep Batıya yöneldi doğuyu ihmal etti diye yorumlayanlar var. Timur’dan sonra Osmanlı’nın Orta Asya ile ilişkisi epeyce kesildi diyenler de var. Bu konuya şu sebeple değindim. Özbekistan deyince Timur’u bir yere koymak gerekiyor. Timur onlar için tam tabirle Emir Timur’dur. Emir Timur bir tür onların Fatih Sultan Mehmet’i gibidir. Bunu çok önemserler. Taşkent’i ve diğer şehirleri gezdiğinizde her yerde Emir Timur’un heykellerini görürsünüz ve bunun üzerinden bir tarihe atıf yapıldığını da görürsünüz.

Orta Asya şehirleşme, mimari, musiki ve hatta belli sanat dalları ve ilim açısından İslam tarihinin önemli merkezlerinden olmuştur. Özellikle başkent Semerkant ve Buhara olmak üzere. Dolayısıyla diyebiliriz ki aslında Özbekistan Orta Asya’nın merkez ülkesidir.

Sovyetler dönemine gelindiğinde ise daha parçacı bir devlet yapılanması ortaya çıkmış. Bana göre mikro milliyetçilik oluşturulmaya ve mikro milliyetçilikle yeni toplumlar ön plana çıkartılmaya çalışılmıştır. Kazak, Kırgız, Türkmen, Azeri ve Tacik kimliği şeklinde farklı farklı kimlikler oluşturulmuştur.

Sovyetler bölgeye çok ezici bir güç şeklinde hakim olmuştur. Orta Asya ile Türkiye-Osmanlı ilişkilerini ele aldığımızda Enver Paşa’yı göz önünde bulundurmak lazım. Enver Paşa, Türkiye ile (Osmanlı’nın son döneminde) I. Dünya Savaşından sonra bazı sıkıntılar yaşayınca Orta Asya’ya doğru yönelmiştir. Orada ‘’Basmacılar Hareketi’’ dediğimiz bir direniş hareketinin içine yönelmiş ve bir süre sonra bu hareketin öncülüğünü yapmıştır. Bütün o Semerkant hattından Tacikistan’ın Pamir Dağları’nda ki hatta kadar olan sınıra direnişi adeta sürüklemiştir. Ve en son Pamir Dağları’nda çok az bir askeriyle birlikte yalnız kaldığında ise atıyla Rus askerlerinin üzerine giderek şehit olmuştur.

O dönemlerden sonra Rusya bölgeye daha baskın bir şekilde hakim olmuştur. O otorite sonunda da Orta Asyalıların Müslümanlık kimlikleri dahil olmak üzere etnik dil kimliklerini de dahil birçok alanda ciddi anlamda baskılanmışlardır. Sindirici bir komünist yönetim söz konusu oldu. 1991’e geldiğimizde ise Bütün bu devletler Sovyetler yıkıldıktan sonra bağımsızlıklarını kazandılar.

SSCB’nin sınırlarını gösteren harita

Sovyetlerin kurmuş olduğu kültürel hakimiyetin Sovyetler yıkıldıktan sonra bile bu denli etkili bir şekilde kendini hissettirmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Sanat, kültür, şehirleşme, mimari, sağlık, eğitim ve dile kadar Sovyet etkisini günümüzde dahi görebiliyoruz. Rusya tüm bu başlıklara gelene kadar birçok alanda oldukça etkili oldu. Hakim olduğu bölgelerde kendi kültürünü çok etkili bir şekilde oluşturmuştur. 1991’den bu yana 30 yıl kadar bir süre geçmesine rağmen Tacikler’in önemli kavramları Rusça’dır. Aynı şekilde Özbekler Türkçe-Özbekçe konuşur ama önemli kavramları Rusça’dır. Günlük yaşantıda Rusça’yı bilmediğiniz zaman özellikle teknik konularda eksiklik yaşarsınız. İş hayatında hala önemli birçok kavram Rusça’dır. Tamir, tadilat, teknik işler, tıp, eğitim kavramlarının birçoğu Rusça’dır. Bu kadar detaylı nüfuz edilebilmiştir.

‘’Sovyetlerin Moğollar gibi ‘feth et ve yok et’ anlayışına sahip olmadığını aksine feth ettiği bölgede kültürel, siyasi ve ticari anlamda belli bir hakimiyet kurduğunu ifade edebiliriz. Bu da aslında feth edilen coğrafyaya nüfuz edebilmeyi, kabul edilmeyi hatta uzun vadede sevilmeyi de beraberinde getirmiştir.’’

Batı emperyalizmi ve Rus emperyalizmi arasında bir kıyaslama yaptığımda benzer bir kanaate varmıştım. Rus Emperyalizmi maddi anlamda daha az yıkıcı ama daha derin nüfuz eden bir emperyalizm türüdür. Burada Komünizm’in sosyal yönünün güçlü oluşunu bir gerekçe olarak ifade etmek mümkün. Başka gerekçelerde mümkün olabilir ama genel olarak diyebiliriz ki Komünizm’in sosyal yönünün güçlü olması daha fazla nüfuz etmesini sağlamış olabilir.

Bu bir akademik çalışma konusudur. Bunu iddia etmiyorum ama özellikle eğitim, kültür ve sağlık gibi alanları hayati gördüklerini ifade etmek gerekir.

Mesela bizim Osmanlı-İslam medeniyetinin tarihine baktığımızda cami hayatın merkezindedir.  Bütün İslam medeniyeti cami merkezlidir. Ama Rus tarihine baktığımızda opera bale dediğimiz tiyatro merkezdedir ve şehir onun etrafından şekillenmeye başlar. Bütün bunlar eski Rusya’nın hakimiyet kurduğu bölgenin üzerine daha detaycı bir şekilde ve kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilmesini sağladı.

Özbekistan-Semerkant

Günümüze gelecek olursak kendisini sömürge olarak kullanmış bir devlet olan Rusya’ya öfke bile duyulmamasını hatta gençlerin bir kısmının Rusya’ya sempati duymasını nasıl açıklarsınız?

Öfkeli olan çok kişi tanıdım. Kendi kimliğinin farkında olanlar öfkeliler. Lenin’in ve Stalin’in yaptıklarından rahatsız olan ve bunu anlatan büyükler tanıdım. Askeriyede dininden, inancından dolayı sıkıntılar yaşayan insanlar tanıdım. Bunlara şahitlik ettim. Böyle rahatsız olan bir kitle kesinlikle var. Özellikle kendi kültürünü inanç ve gelenekleri açısından fark edenler bundan rahatsızlar. Ama zaten kişinin kendi kültürünü, inancını, geleneğini fark edişi çoğunlukla belli bir yaştan sonra ortaya çıkar. Gençlerde ise daha çok popülist bir yaklaşım var ve bu yaklaşım örneğin Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan hatta Kazakistan sokaklarında belirli bir şekilde Putin hayranlığını ortaya çıkarıyor. Tişörtlerinde, telefonlarının arkasında Putin’in resmi olan Orta Asyalı gençler görebilirsiniz.

Hatta daha enteresanı gençlerin üzerlerinde CCCP (Birleşmiş Sovyet Sosyalist Cumhuriyet) yazan tişörtler var ve bu çok yaygın. Orada yaşadığım süre içerisinde bu tişörtleri bir gencin özellikle gidip yazdırmadığını düşünürdüm. Birileri bunu bir şekilde yaygınlaştırıyor ve piyasaya sürüyor. Ama o genç bundan rahatsız değil. Bu oldukça önemli. Putin’i telefonunda taşımaktan rahatsız değil demek ki hala gençlerin ciddi bir şekilde Rusya sempatisi var. 

Ben bunun popülist bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Siyasal bakış açısıyla baktığınızda hala Orta Asya Rusya’nın hinterlandıdır. Rusya’sız o ülkeleri değerlendiremiyorsunuz.

Stalin, Lenin ve Kalinin

Sovyetlerin hakimiyet kurduğu ülkelere kazandırdığı artı ve eksiler nelerdir?

Kısaca değinecek olursak şunları söyleyebiliriz. Kendi kültürleri, gelenekleri ve sosyal yaşantıları açısından çok önemli dezavantajlar oluşturulmuştur. Ruslarda ki hayat biçimi, kadın-erkek ilişkisi, votkanın yaygınlığı, boşanmanın fazlalığı, hatta bir miktar erkeğin tembelliği kadının çok çalışması gibi… normalde İslam toplumlarında kadın daha az çalışır. Daha naif ve kıymetli görülür. Orada kadın daha ağır işlerde çalışan, erkek tembellik yapan adeta kadının çalışmasından beslenen bir durumdadır. Bu durumlardan Orta Asya toplumları oldukça etkilenmiştir. Tabi bunu genel olarak söylüyorum. Bundan etkilenmeyen kendi kültürlerini koruyanlar da var.

Pozitif yönler olarak ise şunlar söylenebilir. Özellikle eğitim ve sağlık alanlarında çok ciddi yatırımları olmuştur. Toplumda eğitim ve öğretmenler çok önemsenmiş. Bağımsızlıktan sonra bir miktar eğitimin içi boşaltılmış ve eğitim süreçleri rüşvetle hallediliyor olsa da hala eğitimdeki ciddiyet var diyebiliriz.

Orta Asya’daki bireyler sağlıklarına dikkat ederler. Sağlıklı beslenmeyi ve öğünlerini çok önemserler. Öğlen yemeyi esnasında hiç kimseye hiçbir iş yaptıramazsınız. Kişi muhakkak öğle yemeğini yiyecektir. Onlar o vakte abid derler. Abid vakti geldiğinde hiçbir kimseye hiçbir iş yaptıramazsınız. Çalışan kişinin mutlaka gidip öğle yemeğini yemesi gerekir.

Özellikle eğitim ve sağlık alanlarında katkılarının olduğu ve önemli bir disiplin oluşturduklarını söyleyebiliriz. Genel olarak Ruslar’ın parklara, ağaca ve bu tip sosyal alanların varlığına önem verdiklerini söyleyebiliriz. Şehirler ve yollar özenerek yapılmıştır.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin öncüsü olan Rusya Komünist Partisi’nin ilk lideri Vladimir Lenin

Sovyetlerin dağılmasıyla bağımsızlığını ilan eden ülkelerin başına gelecek olan yöneticilerin komünist partiden seçilmesi kendi içinde bir tezatlık barındırmıyor mu?

Aslında barındırmıyor. Rusya büyük ve güçlü bir devletti. Rusya’nın dağılması demek bütün bir etkisinin bir anda bitmesi anlamına gelmezdi zaten böyle görmemek lazım. Osmanlı gibi bir imparatorluğun çöküşü bile 1,5-2 asrı buldu.  Rusya’nın bir anda bitmesinin düşünülmesi zaten yanlıştı. Onların etkisi devam etti ama Rusya zayıfken bunları pek gösteremedi. 2000’li yıllardan sonra Rusya kendisini daha fazla ortaya koymaya başladı. Gittikçe dünya adeta yeniden bir soğuk savaş dönemine doğru gidiyor. Bir tarafta Rusya ve Rusya’nın desteklediği ya da iş birliği halinde olduğu devletler diğer bir tarafta Amerika ve onun iş birliği halinde olduğu devletler var.

İlk dönemlerde özellikle KGB’den (Sovyet Gizli Haber Alma Teşkilatı) yetişmiş ve Rusya’da askeri ve akademik eğitim almış kişiler ülkeyi yönettiler. Burada iki sebep sayabiliriz. Birincisi Rusya buralarda yeniden bir şekilde etkili olmak istedi. İkinci bir sebep daha var o da bence şudur; yetişmiş, iyi eğitim almış insanlar oralardan geliyordu. Ben bunun önemli bir sosyolojik gerekçe olduğunu düşünüyorum.

Bir örnekle bu konuyu açıklayayım. Benim Özbekistan’da yaşadığım zaman içerisinde iyi ustalar mutlaka Rus ustalar olurdu. Tacikistan’da da Özbekistan’da bu durum böyledir. Özbekistan’da Tacik olanlar henüz ustalaşmamıştı. Sadece ustaların yanında çırak olarak çalışıyorlardı ki 2000’li yıllardan bahsediyorum. 90’lı yıllarda yetişmiş insanlar çok çok daha azdı. Yetişenler ise o eğitimde o kültürde yetişmişlerdi. Bu sebeple oraya meyil etmeleri de normal görülebilir.

%90’nı Müslümanlardan oluşan ve tarihi zemine baktığımızda da gerek İslami gerekse bilim ve medeniyet merkezi birden fazla şehre sahip olan Özbekistan’da İslamiyet nasıl olurda bu denli geleneksel bir yapı haline gelerek gündelik yaşamın içine sıkışıp kalmıştır?

Aslında bu durumu bizim Türkiye’de yaşadığımız tecrübe ile izah edebiliriz. Biz de Cumhuriyet ile birlikte kendi köklerimizden epeyce bir kopmuş olduk. Batılılaşmak istedik. Batılılaşmak ile batıdaki hukuki, siyasi ve iktisadi sistemi olduğu gibi kopyalayıp yapıştırarak iyi bir şey yaptığımızı düşündük. Bunu yapabilmeniz içinde geçmiş ile irtibatınızı kesmeniz gerekiyor. Çünkü geçmiş bir ayak bağıdır. Aynı durumu bence Orta Asya’da yaşadı. Orta Asya, Bolşevik İhtilali ve komünist yönetim ile birlikte daha belirgin bir şekilde geçmiş ile ilişkisini kesti. Geçmiş ile ilişkisini kestiği ölçüde daha komünist ve müreffeh olacaktı.

İslam’la ilgili yaşanan çelişkiler, çatışmalar, ifrat ve tefritler… Şu an da Orta Asya’da DAEŞ gibi uç hareketlere yönelen gençler var. Bir taraftan ise ölçüsüz bir şekilde yaşanan İslam anlayışına sahip olan insanlar var. Müslümanım deyip içki içip camiye giden, zina yapan insanlar da var. Akla hiç inandırıcı gelmese de zamanında şöyle bir olaya şahit olmuştum. Ramazan’da iftar vaktinde orucunu açmak için bekleyen bir ailenin sofrasında votka vardı. Bu o zaman kötü bir şey olarak görülmüyordu. Votkanın haram olduğunu daha sonradan idrak etmeye başladılar.

Aslına dönme çabası bir evre ve bu evre beraberinde bir çatışma getiriyor. Şu an Orta Asya’da bu çatışma yaşanıyor. Böyle bir çatışma aslında Türkiye’de de yaşandı. Türkiye gittikçe daha sağlıklı bir noktaya doğru gidiyor. Ama biz buna rağmen ateizm, deizm gibi farklı farklı anlayışları tartışıyoruz. Bu durum bir anda normalleşmiyor. Sonuçta köklerinizle irtibatınız kesilmiş. Aynı sorunu Orta Asya’dakiler de yaşıyor ben ona bağlıyorum.

Özbekistan’ın başkenti Semerkant’ta bulunan ve restore edilen Cuma Camii

Orta Asya’da aslına dönme çabası var diyebilir miyiz?

Evet, çok ciddi bir şekilde var. Hatta Orta Asya’da camilere gittiğimiz zaman ya da şehirleri gezdiğimiz zaman Taşkent’ten Duşanbe’ye Bişkek’ten Almata’ya, Semerkant’tan, Buhara’ya kadar gittiğimizde çok ciddi sayılarda oldukça fazla gencin namaz kıldığını görüyorduk ve bu duruma hayret ederdik. Biz bu gençleri 80’li yıllarda İstanbul’da Ankara’da dini yaşantı özlemi içerisinde olup da heyecanla inancını yaşamaya çalışan gençlere benzetirdik.

Çok ciddi bir çaba var ve bunu bildikleri için Orta Asya’daki hemen hemen birçok ülke belli ölçüde dinle ilişkilerini olumlu bir noktada tutmaya gayret ediyor. Bir taraftan yanlış politikalar sonunda zulüm ve haksızlık yaptıkları söz konusu olabiliyor ama diğer bir taraftan da camileri kapatamıyorlar. Yavaş yavaş ezan önemsenir hale geliyor. Normalde Orta Asya’da ezan sesli okunmuyor. Artık devletler bir ölçüde cami, ezan, namaz ve Kur’an’ı desteklemeye çalışıyor. Bu sosyolojik gelişmeden ve değişimden kaynaklanıyor.

ABD’nin Özbekistan’ın güney sınırında bulunan askeri üssü

ABD’nin yürüttüğü ‘Terörizmle Savaş’ stratejisi ve Taliban Özbekistan’ı nasıl etkiledi ve Özbekistan yönetiminin ne gibi yaptırımlar yapmasına sebebiyet verdi?

Bu iş birliği aslında şu sebeple Özbekistan’ı çok etkilemedi. Özbekistan ABD üssünü uç bir bölgesi olan ve Afganistan ile sınırı olan küçük bir şehre Tirmiz’e kurdu. Özbekistan kendince bir siyaset güttü. Hem Amerika hem Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Dediğim gibi Özbekistan Orta Asya’da merkez bir devlet ve Özbekler hem Kırgızistan hem Tacikistan hem de Kazakistan’da var. Hatta Türkmenistan’ın bir kısmında da varlar. Burada zaten sınırlar geçişken.

Özbekistan devleti Amerika’ya üs ile ilgili izin vererek bir denge yürütmeye çalıştı. Hem Ekonomik anlamda bir avantaj elde etti hem de kendi içinde kendine muhalif olan yapıları terörizm adı altında ve kanunları çerçevesinde istediği gibi bastırma imkanı elde etmiş oldu.

Orta Asya’nın özellikle Fergana Vadisi dediğimiz bölgesinde Hizb-ut Tahrir güçlüdür. Bunlar prensip olarak dünyanın herhangi bir yerinde hiçbir silahlı mücadeleye başvurmuyorlar. Muhalif bir yapılar ve tepkilerini ortaya koyuyorlar. O bölgede Andican olayları gerçekleşti. Özbekistan devleti bu hadiseleri terör adı altında çok acımasız bir şekilde bastırdı.  

Amerika ile kurduğu ilişki ve Rusya ile kurduğu denge bu tip olayları daha rahat bastırmasını, bastırırken de herhangi bir şekilde sıkıntı yaşamamasını sağlamış oldu.

‘Semerkant’ta Ölüm’ kitabında o diplomatın gayretli çırpınışları var ama sonuçta çokta işe yaramıyor. Tarihe kayıt düşmesi anlamında güzel ama o gün orada neticeye varamıyor.

Önceki Özbekistan devlet başkanı İslam Kerimov

İslam Kerimov’un İslamı terör olarak görüp ciddi anlamda hasar veren yaptırımlarını ve zorbalıklarını nasıl yorumluyorsunuz?

Burada şöyle bir durum var. Kerimov’un birkaç kez suikaste maruz kaldığının kurgu olduğunu söyleyenler var. Bunlardan birinin güçlü bir şekilde doğru olma ihtimalinin de olduğunu biliyoruz. O dönemlerde bunu duymuştuk da. 16 Şubat 1999’da İslam Kerimov bombalı bir saldırıya hedef oluyor ve zor kurtuluyor diyebiliriz. Bunun bir komplo olmadığını gerçek olduğunu farz edersek şunu diyebiliriz liderler bu tip durumlardan sonra çoğunlukla paranoya yaşarlar. Bu da çok güçlü bir şekilde İslam Kerimov’da da vardı. Bütün siyasi muhaliflerin hepsini sindirmişti. Bir taraftan da enteresan bir şekilde dini hayatla ilgili bir alanı sürekli açık tutmaya çalıştı. Bir taraftan istediği muhalife terörist diyerek göz altına alıyor ama diğer bir taraftan da camilerle ilgili bazı kolaylıklar sağlıyordu. Hatta bazı camileri çok lüks ve konforlu bir şekilde yapabiliyordu.

Bu meselelerin bir miktar iç ve dış siyasetle ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama genel bir değerlendirme yapacak olursak Kerimov’un çok otoriter, baskıcı ve zalim biri olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bunların iç ve dış sebepleri çok ayrıntılı bir analiz gerektirir.

Nasıl olur da Orta Asya’dan bu denli bihaber kalmış durumdayız?

Bu soruyu bende soruyorum ‘niye bu kadar uzağız?’ diye. Uzak kalmamızın bir sebebi Türkiye’de Orta Asya mevzusu denince ideolojik anlamda milliyetçi olduğunu iddia edenlerin oraya tamamen hamasetle bakmalarıdır. Orta Asya’ya Türkçülük-milliyetçilik çerçevesinde baktılar ve bu oranın gerçekliğini anlamayan yüzeysel bir bakış açısıydı. Bir de kendisini dindar, İslamcı, muhafazakar ve kendini bütün bir ümmeti kucakladığını söyleyenlerin yani bizlerin adeta Orta Asya’yı ihmal etmesi söz konusuydu. Sanki Orta Asya milliyetçiliğin, ülkücülüğün bir tür ırkçılığın mecrasıymış gibi algılandı.

Burada hem Türkiye’deki milliyetçilerden hem de İslamcılardan kaynaklı bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bir diğer sebep de şuydu, özellikle 1991’den sonra Turgut Özal’ın da desteklemesiyle Fethullah Gülen grubu oraya açıldı. Onların oraya açılması da bir miktar diğer kişilerin oraya mesafeli durmasını sağladı. Orada yaşadığım dönemde ben de bu durumu yaşadım. Kendileri dışında başka birinin orada olmasını arzu etmiyorlardı. Mesela oraya ticaret için gittiğimde ticaret alanını bile kuşatmaya çalışan bir yaklaşımları olduğunu gördüm. Dolayısıyla dini hassasiyeti olan insanlarımız Orta Asya’dan uzak kaldılar. Başta söylediğim gibi Osmanlı Orta Asya ile çok uğraşmadı. Batıyla, Balkanlarla, Avrupa’yla ve Ortadoğu’yla uğraştı. Bunlarla da kaynaklı muhtemelen biz Orta Asya’ya mesafeli olmuş olduk.

Özbekistan’a gidildiğinde muhakkak görülmesi gereken veya yapılmasını şiddetle tavsiye ettiğiniz belli başlı şeyler var mı?        

Semerkant ve Buhara muhakkak görülmesi gereken yerlerdendir. Hiva’da aynı şekilde mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Hiva yapısı, tarihi ve eski kalıntılarıyla tam bir tarihi müze diyebiliriz. Gidince muhakkak aş denilen Özbek Pilavını yiyin. Uzanıp bir Fergana Vadisi’nin o bereketli topraklarını da görmek lazım.

Orta Asya bizim neyimiz olur? Orta Asya’yaya nasıl bakmalı ve yorumlamalıyız?

Orta Asya bizim nostaljimiz olmamalı. Orta Asya bizim kutsalımız da olmamalı. Orta Asya bizim ilim ve irfanımızın oluşmasındaki en önemli merkezlerden biri olmalı. Puzzle gibi düşünürsek eğer kültür ve medeniyetimiz önemli bir parçası olmalı. Oraya hem uç milliyetçilik yaklaşımları ile yaklaşmamalı hem de ihmal etmemeliyiz. İkisi arasında güzel bir denge bulup o coğrafyanın ümmetin önemli bir parçası olduğunu göz önünde bulundurmalıyız diye düşünüyorum.  Ona göre bir ilişki kurup gitmeli ve gelmeliyiz. Son dönemlerde Türkiye’den Orta Asya’ya başlatılan turistik gezileri anlamlı ve kıymetli buluyorum. Bunlar beraberinde sağlıklı bir ilişki ve bakış açısı doğuracaktır. Küreselleştiğini düşündüğümüz dünyada kültürel ve dini anlamdan bizden hemen hemen pek farklılığı olmayan bir coğrafyaya duyarsız kalmamız büyük bir eksikliğimizdir.

Kitaba dair…

Semerkant’ta Ölüm

Craig Murray, görevinin başına geçmek için 2002’de Özbekistan’a vardığında, parlak bir kariyeri ve de viski ve kadınlara düşkünlüğü olan genç bir büyükelçiydi. Ancak muhalif mahkûmların kaynatılarak öldürüldüğü ve masum insanların devlet ajanları tarafından tecavüz edilip katledildiği haberlerini duyduktan sonra, sözde ‘demokratikleşmekte olan’ ülkelerdeki hem kendinin hem de ülkesinin rolünü sorgulamaya başladı.

Britanya hükümetinin işkenceyle elde edilen bilgileri kabul ettiğini keşfettikten sonra, Murray artık diplomatik sessizliğini sürdüremezdi. Öfkesini dile getirince, Washington ve Downing Street 10, onun gitmesi gerektiğine karar verdiler. Fakat Özbekistan sosyetik bir yaşam süren bu diplomatı değiştirmişti ve artık sessiz kalmasının imkânı yoktu. Bu içten ve zaman zaman şok edici hatıratında Murray, Terörizme Karşı Savaşın karanlık yüzünü ve kirli çamaşırlarını çekinmeden gün yüzüne çıkarmaktadır.

Özbekistan’a doğru bakabilmekte bizlere farklı bir bakış açışı kazandıran bu eser bölgeyi merak edenler için güzel bir başlangıç olacaktır.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir