İşgal altındaki topraklar: Afganistan

Abdullah Kibritçi Afganistan’a olan hayretini ”…herhangi bir ülkede bu kadar az mesafelerle bu denli tipolojinin, dilin, davranış biçimlerinin, kanunun değiştiği yer yoktur…” şeklinde ifade ediyor. Peki ya sizin hayatınızda Afganistan’ın konumu ne? Abdullah Kibritçi ile Afganistan üzereni yaptığım söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Kendinizi tanıtır mısınız?

Sekiz yıldır İHH’da çalışıyorum. İHH’nın yayın koordinatörüyüm. Dijital ve matbu yayınları ile ilgileniyorum. İHH adına görmüş olduğun dergi, gazete, broşür, kitapçık ve raporlar bizim ekip tarafından hazırlanıyor. İnternet sitesi, mobil uygulamalar, dijital pazarlama faaliyetleri yine buradaki ekip tarafından yapılıyor. Fotoğraf ve fotoğraf arşivi bölümleri departmanları bana bağlı. Haliyle dijital ve matbu yayıncılıkla ilgileniyorum. Yapmış olduğumuz yardım çalışmaların dışında insan hikayeleriyle ilgileniyorum. Gittiğim bölgelerde insanlarla konuşuyor, onların hikayelerini kaydediyorum. Bundan sonra onları yazıya döküyorum.

Belgesel ve prodüksiyon işleriyle de ilgileniyorum. 3,5-4 yıl süren Aile Olmak adlı bir projemiz oldu. Burada da prodüksiyon ekibine yardımcı oldum. İşin hikayesini, seslendirme metinlerini, araştırmasını yaparak birçok ülkeye gittik. 11 bölüm belgesel çektik.

Bunların dışında özel olarak kullanıcı deneyimi ve tasarımıyla da ilgileniyorum. Aynı zamanda yazdığım yazılar ve ürettiğim işler sebebiyle yazarlıktan ziyade yaptığım işi okuyucunun deneyimini tasarlamak diye adlandırıyorum. Okuyucu deneyimi tasarlayıcısıyım diyebiliriz. Belgeseldeki işimden dolayı ise izleyici deneyimi tasarlayıcısı olarak kendimi görüyorum.

Abdullah Kibritçi’nin kadrajından

Afganistan ile ilk temasınız ne zaman ve nasıl oldu? Bu süreç günümüze kadar nasıl ilerledi?

Afganistan’a ilk 2016 yılında gittim. 2016 yılında Afganistan’a gittiğimde Ramazan’dı. İHH’nın ramazan faaliyetlerini gerçekleştirmek için o yolculuğu yapmıştım. Afganistan’ı özellikle seçmiştim. Afganistan’ı özellikle seçmemin ve oraya Ramazan çalışmalarıyla gitmemin sebebi orada bir hikaye arıyor olmamdı. Bu sebeple gidebileceğim birçok ülke olmasına rağmen Afganistan’ı tercih ettim. Orada yardım faaliyetlerini yaptıktan sonra Zeki Bulduk abi ve orada tanıştım diğer insanlarla görüşüp nasıl hikaye elde edebilirim sorusuna yanıt aradım.

Ülkenin Mezar-ı Şerif eyaletine gittim. Oradan da Semangan’a doğru kara yolculuğu yaptım. İHH’nın yardım çalışmalarını yapıp geri döndüm. İkinci yolculuğum ise yine Mezar-ı Şerif üzerinden Tahar bölgesine oldu ve daha ilerilere gittik. Sıkıntılı bölgelere, yol olmayan yerlere, köylere kadar ulaştık.

Birincisi yardım çalışmaları içindi. İkincisi belgesel içindi. Haliyle ilk yolculuğumu yaptığım zaman ikinci yolculuğun hazırlığını yapıyordum. Afganistan’da belgesel çekeceğimiz kesindi ama ne zaman gideceğimiz belli değildi. Birinci yolculuğum ikincisine hizmet etmiş oldu.

İlk yolculuğumda birçok kişiyle konuştum, tanıştım. Özellikle Türkiye’ye kaçak yollarla gelmiş, Türkiye Türkçe’sini öğrenmiş Özbeklerle irtibat kurdum. Onların hikayelerini dinledim. Azizullah diye bir kardeşimiz vardı. Onun hikayesini dinledim. Sonradan Azizullah’ın hikayesini yazdım. Bu yazı Azizullah’ın yaklaşık olarak 20-22 günlük Afganistan-Pakistan oradan İran ve Türkiye’ye doğru yaptığı kaçak yolculuğun hikayesini anlatıyorum. Onların hikayelerini ve Türkiye’ye geldikten sonra evlerine misafir olup onları dinliyorum. İlginç hikayesi olanları ise not alıyorum. Yazmak insanlara aktarmak için.

Göç idaresi başkanlığı kaçak göçmenlerle ilgili birçok çalışma yapıyor. Afganlıları Türkiye’nin farklı yerlerine dağıtıyorlar. Belli bir yerde toplanmalarını istemiyorlar. Ama bence Facebook’u kapatsalar sorun zaten çözülür.

Mezar-ı Şerifteyken şöyle bir duruma şahit olmuştum. Afganistan’ın büyük şehirlerinde gördüğüm ilginç şeylerden biri de bilgisayarlarını yol kenarlarına kurmuş gençlerdi. Daha önceki ziyaretimde isteyenlere parayla Facebook hesabı açan gençler görmüştüm. Şimdi işleri daha da geliştirmişlerdi. Bilgisayarlarında yüklü olan şarkıları klipleri satıyorlardı. Burkalı kızları yol kenarında bilgisayar başında toplanmış klip izlerken gördüğümde şaşırdım. Bilgisayarın başına oturmuş gencin başında bekliyor, çocuğun açtığı şarkı kliplerine göz atıp “şunu da ekle” falan diyorlardı. Bilgisayarlarda binlerce video dosyası arasından istediklerini seçiyorlar böylelikle kendilerine CD veya USB yaptırıyorlardı. İsteyenlerin telefonuna da yükleniyordu şarkılar. Gördüğüm kadarıyla her türlü şarkı vardı ama özellikle pop şarkılar tercih ediliyordu. Seçtikleri kliplerde ise herhangi bir sınır gözetmiyorlardı. Yanlarında durup uzun uzun onları izledim. Nasıl olsa artık ben de Afgandım ve kimse benden rahatsız olmadı. İnternetin pahalı ve yavaş olduğu ülkede gençler böyle bir çözüm bulmuşlardı. Güçlü bir taassup olmasına rağmen zannettiğimizden daha farklı bir hayat yaşanıyordu, Taliban’ın hakim olmadığı şehirlerde.

Her ne kadar toplum dinlerine çok bağlı taassup sahibi gözükse bile şehir merkezlerinde ve Taliban’ın hükmetmediği yerlerde gençler dünyayla irtibat halindeler.  İstanbul’da nasılsalar Afganistan’da da öyle davranıyorlar.

Afganistan’da sizi en çok zorlayan şey ne oldu?

Hikayenin peşinde olduğum için kadınlarla irtibata geçmek her zaman zor olmuştur. Örnek verecek olursam şunu söyleyebilirim. Sekiz yaşındaki Hatice’nin annesiyle bir şekilde konuşmam gerekiyor. Yanımda Özbek bir tercüman ve kadın olmasına rağmen açık alanda yanımızda değil de uzak bir yerde oturuyorlardı ve hemen erkek kardeşi de yanımızdaydı. Ben sorumu soruyorum, tercüman Özbekçe’ye tercüme ediyordu. Kadın sorumu duymasına rağmen cevap vermiyor. Erkek kardeşi aynı şeyi tekrarlıyor. Kadın erkek kardeşine cevap veriyor. Tercüman erkek kardeşin söylediği şeyi duyup bana tercüme ediyordu. Karşıma böyle bir zorluk çıktı.

Bunu aşmak için iletişimi kullanmak zorundaydım. Çünkü bu durum benim için çok zordu. Onlara onların bir çocuğumu olduğumu, çok hasta olduğumu ve benim için dua etmelerini söyledim. Böylelikle iletişimi yumuşattım. 15-20 dakika sonra artık kadınlar espri yapabiliyorlardı. Abiyi devreden çıkartmayı bir şekilde başardım. Ama yine de bu zaman istiyor.

Böyle durumlarda sivil toplum kuruluşu olduğumuz için bizim avantajımız orada öteden beri halkla temas halinde olan insanlarla görüşüyor olmamızdır.

Köylere yaptığımız yolculuklarda ise bizi en çok zorlayan durumlardan biri de yolların olmamasıdır. Yol yok. Yağmur yağınca yerler çamur oluyor ve araçların gidemeyeceği bir duruma geliyor. Yollar uçurum ve çok tehlikeli. Haliyle oralarda hep yürümek zorunda kaldım. Kimi zaman nehirlerden derelerden kimi zaman ise dizimize kadar gelen çamurların içinden geçmek zorunda kaldık. Beni bu yordu.

Üçüncü beni en çok yoran şey ise Afganistan’dan çıkışımdır. Afganistan’a girmek kolaydır, çıkmak zordur. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra uçak kaçırma olaylarının gerçekleşebileceğine dair fikirleri var. Bu sebeple Afganistan’dan çıkarken bir uçağa gideceğiniz zaman yaklaşık 7-8 kontrol noktasından geçiyorsunuz. Çok detaylı bir şekilde aranıyorsunuz. Saçlarımın içine, ayağımın altındaki boşluğa dahi baktılar.

Afganları tanımlayacak olursanız neler diyebilirsiniz?

Türkleri tanımlayacak olsak diye bir cümle kursak her şey kolay olabiliyor. Ama Afgan dediğimiz zaman bir sürü milleti de içine katmış oluyoruz. Şöyle söyleyeyim 100 km gidince ırk ve dil değişiyor. Bir 100 km daha gidince ise kanun değişiyor. Devlet her yere hakim değil. Bence bu yüzden Afganistan dünyanın en eşsiz yerlerinden biri. Çünkü herhangi bir ülkede bu kadar az mesafelerle bu denli tipolojinin, dilin, davranış biçimlerinin, kanunun değiştiği yer yoktur diye düşünüyorum. Belki Çin ve Rusya’nın belli başlı bölgeleri vardır.

Afgan halkı dediğimiz zaman bir sürü şey söylemiş olabiliriz. Kimlerden bahsettiğimiz önemli. Peştun, Tacik, Özbek ya da Tatarlardan mı bahsediyoruz? Hepsi kendi bölgelerinde kendilerine göre belli başlı noktalara temas ederek yaşayan topluluklar. Aralarında olağan üstü bir durum yok ama çok ciddi krizlerde yaşayabilirler. Büyük çatışmalar çıkabilir. Böyle ihtimaller de var.

Ben Özbeklerle daha çok vakit geçirdiğim için haliyle Özbekleri size söyleyebilirim. Özbekler tıpkı Türkler gibi çok misafirperverler. Afganistan kültürünü diğer halklarla aynı şekilde yaşıyorlar. Çocuklarını köylerde okula gönderiyorlar. Özbeklerin bulunduğu bölgeler Taliban’ın giriş yapamadığı bölgeler ve bundan da övünüyorlar. Geldiler ve bizim sınırlarımızı geçemediler diye.

Bizim tanıştığımız ve bize yardım eden Özbekler o çetin şartlara çok alışmış insanlardı. Kışın soğuk havalarda gömlekle terlikle gezen çocuklar vardı. Hiç üşenmiyorlar, tembellik göstermiyorlardı. İletişimleri çok güçlüydü. Herhangi bir ihtiyacımız olduğunu sezinleyip daha biz istemeden onu hazır etmeye çalışıyorlardı.

Afganistan’da günlük hayat ve siyaset arasındaki o ilişki nasıl?

Türkiye’deki kadar çok sert bir şekilde olmasa da günlük politikayı takip ediyorlar. Takip etmelerinin temel sebebi oradaki toplumların kendi korumacı iç güdülerinden dolayı. Kendi liderlerini tutuyorlar, kendi liderlerine oy veriyorlar. Haliyle siyaseti takip etmek zorundalar. Hükumetteki etkilerinin ne olduğunu bilmek ve bunu geliştirmek için kendilerini çaba sarf etmek zorunda hissediyorlar.

Orada kendi aralarında Peştunlar, Tacikler ve Özbekler bir güç. Ve nihayetinden hepsinin kendi seçmiş olduğu liderleri var. Mecliste, bakanlıkta, hükumette ve kabinede nasıl yer alacaklarını önemsiyorlar. Kim nerde ve nasıl görev almışı çok önemsiyorlar.

Seçimleri, oy vermeyi çok önemsiyorlar. Siyaseti yakından takip ediyorlar. Ancak şöyle bir şey var. Kendi liderleri ahlaksız veya toplumun beğenmeyeceği işler yapmış olsa dahi kendi ırklarından olduğu için o kişiye oy vermeye devam ediyorlar. Bunun farkında olarak devam ediyorlar. Çünkü ifade ettiğim gibi toplumların aralarında rekabet ortamı var.

Gözlemlediğiniz kadarıyla eğitim ve işsizlik alanlarında nelerden bahsedebilirsiniz?

Afganistan’da Taliban’ın olmadığı hükumetin kontrolü altındaki bölgelerde okullar var. Her çocuk okula gitmek zorunda. Kız olsun erkek olsun okula gitmemek gibi bir durum yok. Haliyle diyebilirim ki ülkenin %50’sinde her çocuk mutlaka okula gidiyor. Bu okul köyde olsa sırası olması duvarları olmasa yerde toprak üstünde olsa da o okul var. Ve bu sistem çalışmaya devam ediyor. Devlet yeterli şartları sağlayamasa bile köy halkı iş birliği yapıp bu şartların sağlanıp çocukların okula gönderilmesi için çalışıyorlar.

Bunu yanında çoğu bölgede çocuklar okuldan sonra ayrıca medreseye gidiyor. Belli bir saate kadar okul sonrasında ise belli bir saate kadar da İslami ilimler eğitimi alıyorlar. Taliban’ın olduğu bölgelerde durum nasıl işliyor bilmiyorum ama muhtemelen okullar işlemese bile medreseler faaldir.

Türkiye’de veya yurt dışında eğitim almış gençler Taliban’a karşı mesafeliler. Taliban’ı sevmiyorlar. Büyük bir çoğunluğunun Gözünde Türkiye’de PKK neyse Taliban onlar için o. Biraz daha yaşlılar ve kırsalda yaşayan insanlar arasından ise daha fazla sempatizan çıkıyor. Onları görebiliyorum. Eğitimli insanlar genelde Taliban’a düşman.

Sizce Afganistan’ın çözülmesi gereken en büyük problemi nedir?

Afganistan’ın en büyük problemi şu anda işgal altında olmuş olmasıdır. Nihayetinde her ne kadar devletin kontrolü hükumetin elinde gözükse bile oradaki müttefik devletlerin takibinde ve gözetiminde.

Mezar Şerif’e indiğiniz zaman gök yüzünde kocaman bir zeplin görürsünüz. Orada asılı durur. Zeplinde çok gelişmiş kameralar var. O zeplin gece gündüz havada asılı ve sürekli bütün bölgeyi tarıyor. Aşağıda yapılan herhangi bir faaliyet sürekli izlenebiliyor. Aynı şekilde Kabil’de de var. Orada NATO gücünün, Amerika’nın, Almanya’nın birlikleri askerleri mevcut. Bölgeyi kendi silahlarını ve yeni teknikleri denemek, personellerinin kabiliyetlerini geliştirmek için bir arazi saha olarak kullanıyorlar.

Amerika’nın olması en büyük problem. Amerikalılar için insanları tutuklamak onları öldürmek gayet sıradan bir durum olmuş. Ülkedeki yabancı askeri gücün varlığı bence en büyük problem.

Sonrasında işsizlik ve evlilik en büyük problem. Türkiye’ye gelen gençlerin belki de %80’i evlilik meselesinden dolayı geliyor. Başlık parası meselesi çok ciddi bir mesele. İster eğitimli bir aile olsun, ister köklü bir kültüre sahip olsun, ister zengin ister fakir olsun hiçbir şekilde onların o örfleri ve adetleri değişmiyor. Toplumun neredeyse hepsi kızlarını vermek için damat adayında para istiyorlar. Bu paralar 100 doları bulamayan insanlar için çok ciddi paralar. Başlık parasını ödeyebilmek için 10 bin dolar civarında paraya ihtiyaç duyuluyor.

Bunu ödemenin bir şekilde yolunu bulmak zorundalar. Peki, nasıl? Adamın iki tane kızı iki tane oğlu varsa kızları için aldığı 10 bin dolar oğulları için gidecek gibi düşünebilirsiniz. Adamın tarlası varsa çocuğunu evlendirebilmek için tarlasını satacak. Evi varsa evini satacak. Ya da bütün akrabalar birleşecek. Kim elinde ne varsa verecek ve elinde toplanan parayı çocuk müstakbel kayınpederine verecek. Gerisi içinse indirim talep edecek. Kalanını peyderpey taksitle ödeyecek.

Bize garip geliyor ama bu sistem çok sert bir şekilde işliyor. Toplumun çok açık fikirli insanları dahi bunun önüne geçmiyor ya da geçemiyorlar. Başlık parası almadan kızlarının evlendirilmesi toplum tarafından yadırganıyor, ayıplanıyor. Sokak ağzıyla söyleyecek olursak ‘ucuza gitmiş’ gibi düşünülüyor. Bunu hissettiriyorlar. Toplumsal bir baskı var.

Türkiye’ye gelen çocukların çoğunluğu başlık parasını toplayıp evlenebilmek için geliyorlar. O parayı toplayabildikleri zamanda çoğu geri dönüyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir